Fikirler de insanlar gibidir; doğdukları topraklarda büyür, olgunlaşır ve ardından sınırları aşarak bambaşka kültürlerin zihinsel dünyasını mayalamak üzere uzun yolculuklara çıkarlar. İslam felsefesinin ve tıp tarihinin en parlak, en sarsılmaz dehalarından biri olan İbn Sînā, Batı dünyasında Avicenna adıyla anılır. Onun felsefi sisteminin 12. ve 13. yüzyıllarda Latinceye çevrilmesiyle Avrupa’da doğan felsefi akıma ise Avicennizm (İbn Sînācılık) denir. Genellikle İbn Rüşdçülüğün (Averroizm) katı ve radikal rasyonalizmi felsefe tarihinde çok gürültü koparmış olsa da, Avicennizm Batı düşüncesinin derinliklerine çok daha sessiz, derinden, mistik ve şifalı bir nehir gibi sızmıştır. O, aklın en keskin mantık kuralları ile ruhun o en samimi varoluşsal arayışını muazzam bir estetikle birleştiren sarsılmaz bir bilgelik anıtıdır.
Avicennizm’in kalbinde, felsefe tarihinin en pürüzsüz ve dâhice geliştirilmiş varlık öğretisi (ontoloji) yatar. İbn Sînā, varlığı iki temel kategoriye ayırarak felsefe dünyasına sarsılmaz bir yön vermiştir: Zorunlu Varlık (Vâcibü’l-Vücûd) ve Mümkün Varlık (Mümkinü’l-Vücûd). Bizler, ağaçlar, yıldızlar ve etrafımızda gördüğümüz her şey “mümkün varlık”tır; yani var olmalarında bir zorunluluk yoktur, bir zamanlar yoktular ve gelecekte de yok olacaklardır. Var olabilmek için dışarıdan bir nedene ihtiyaç duyarlar. İşte tüm bu zincirin başında, var olmak için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan, özü varlığına eşit olan sarsılmaz bir kaynak, yani “Zorunlu Varlık” (Tanrı) olmalıdır. Bu samimi ve berrak ayrım, Orta Çağ Hristiyan felsefesinin (özellikle Duns Scotus ve Aquino’lu Thomas’ın) Tanrı ve yaratılış teorilerini üzerine kuracağı en temel taş olmuştur.
Bu öğretinin insan ruhuna dokunan en sarsıcı ve büyüleyici yönü ise şüphesiz o meşhur “Uçan İnsan” (el-İnsânü’l-Hâvî) alegorisidir. İbn Sînā bize dürüst bir zihinsel deney sunar: Bir insanın tamamen boşlukta, hiçbir ışığın, sesin olmadığı bir ortamda, organları birbirine bile dokunmayacak şekilde aniden yaratıldığını hayal edin. Bu insan elini, kolunu, dünyayı, hiçbir şeyi duyumsayamaz. Peki, bu durumda o insan kendi varlığından şüphe eder mi? İbn Sînā’nın cevabı nettir: Hayır, o insan hiçbir fiziksel duyumu olmasa bile “Ben varım” gerçeğini apaçık bir şekilde bilir. Avicennizm bize gösterir ki; ruh, bedenden tamamen bağımsız, asil ve tözsel bir gerçekliktir. Bu muazzam deney, Batılı düşünür René Descartes’ın yüzyıllar sonra söyleyeceği o meşhur “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito ergo sum) şiarının felsefe tarihindeki en samimi ve ilk muştucusudur.
Avicennizm, rasyonel bir felsefe olmasının yanında, evreni ilahi bir ışığın kademeli olarak aşağıya doğru sızması, yani taşması (sudûr) olarak gören mistik bir kozmolojiye sahiptir. İnsanın hedefi, kendi sınırlı aklını arındırarak o evrensel ve ilahi “Etkin Akıl” ile bağ kurmaktır. Bu yönüyle Albertus Magnus ve erken dönem Franciscan düşünürleri üzerinde derin bir iz bırakmış, inancı kuru bir dogma olmaktan çıkarıp zihinsel bir aydınlanma serüvenine dönüştürmüştür.
Bugün her şeyin maddesel formüllere indirgendiği, insanın sadece biyolojik bir makine, zihnin ise bir bilgisayar yazılımı gibi görüldüğü gürültülü bir modern çağda yaşıyoruz. Bedenimizin konforu için koşarken, ruhumuzun o köklü ve asil gerçeğini tamamen unuttuk. İşte bu karmaşanın ortasında Avicennizm, bize unuttuğumuz o derin varoluşsal saygınlığımızı yeniden hatırlatır. Bize sadece dış dünyaya bakarak değil, kendi bilincimizin o çıplak mucizesini fark ederek hakikate ulaşabileceğimizi fısıldar. Hayata bu pencereden bakabilmek; aklın mantıksal disiplininden asla ödün vermeden, kalbimizin ve ruhumuzun o sönmeyen, dürüst ve samimi ışığıyla evrenin o muazzam anlamını kucaklayabilme olgunluğuna erişmektir.