Eklektisizm ve Farklı Düşüncelerin Ortak Paydasında Buluşma Sanatı

Hayatın karmaşık ve çok boyutlu yapısı karşısında, kendimizi bazen tek bir düşünce okulunun, tek bir ideolojinin ya da katı bir dünya görüşünün sınırları içine hapsedilmiş hissederiz. Oysa insan ruhu ve zihni, tek bir kalıba dökülemeyecek kadar geniş, katı formüllere sığdırılamayacak kadar dinamiktir. İşte felsefe tarihinin en özgür ruhlu, en pratik ve uzlaştırmacı yaklaşımlardan biri olan Eklektisizm, tam da bu zihinsel daralmanın eşiğinde imdadımıza yetişir. Potamon’dan Cicero’ya uzanan bir gelenekle şekillenen bu felsefi duruş, tek bir öğretiye körü körüne bağlanmak yerine, farklı sistemlerin, akımların ve filozofların sunduğu en makul, en işlevsel ve en samimi doğruları seçip almayı savunan bir zihinsel özgürlük manifestosudur.

Eklektik bakış açısının temelinde, hakikatin tek bir ekolün tekelinde olamayacağı inancı yatar. Bir Stoacının hayata karşı sarsılmaz duruşu, bir Epikürcünün anın tadını çıkaran sade yaşam formülü ya da bir Septiğin o zihni açan asil şüphesi… Neden bunlardan sadece birini seçip diğerlerine sırtımızı dönmek zorunda olalım? Eklektisizm, entelektüel bir kibri ya da fanatik bir taraftarlığı elinin tersiyle iter. Onun yerine, adeta bir arının farklı çiçeklerden öz toplayarak kendi balını yapması gibi, insan zihninin de farklı felsefi çiçeklerden beslenerek kendine has, özgün ve esnek bir yaşam pusulası oluşturması gerektiğini söyler. Bu durum, felsefeyi teorik bir kavga alanı olmaktan çıkarıp, hayatı güzelleştiren samimi bir zanaata dönüştürür.

Bu felsefenin insanı en çok rahatlatan ve özgürleştiren yanı, dogmaların getirdiği o ağır ve suçlayıcı yükleri hafifletmesidir. Katı bir felsefi sisteme bağlı kaldığınızda, o sistemin günümüz gerçekliğiyle uyuşmayan pürüzlerini de kabullenmek zorunda kalırsınız. Oysa eklektik bir düşünür, teorilerin kölesi değil, efendisidir. Romalı devlet adamı ve filozof Cicero’nun çalışmalarında gördüğümüz gibi, pratik yaşamda neyin ahlaki, neyin doğru ve neyin işlevsel olduğuna bakılır. Eğer bir fikir insanın ruhuna şifa oluyor, toplumsal yaşama katkı sağlıyor ve aklı tatmin ediyorsa, onun hangi felsefi kökenden geldiğinin bir önemi yoktur. Önemli olan, o fikrin hayatın çıplak gerçekliği karşısında ne kadar dürüst ve güçlü durabildiğidir.

Bugün kutuplaşmaların, “ya bendensin ya karşıdan” dayatmalarının ve sığ ideolojik kalıpların bizi nefessiz bıraktığı modern bir çağda yaşıyoruz. Sosyal mecralar ve toplumsal yapılar bizi sürekli bir kimliğin içine sıkıştırmaya, bizi tek bir rengi savunmaya zorluyor. İşte bu gürültülü ve gri düzende Eklektisizm, zihnimizin pencerelerini ardına kadar açan şifalı bir esinti gibidir. Bize farklı pencerelerden bakabilme esnekliğini, katı önyargıları kırabilme cesaretini ve en önemlisi, kendi içsel bütünlüğümüzü farklı renkleri harmanlayarak kurabileceğimizin samimi güvenini aşılar. Hayatı eklektik bir duruşla yaşamak, başkalarının çizdiği sınırların ötesine geçip, insanlığın ortak bilgelik mirasından beslenerek kendi sarsılmaz ve özgün yolunu samimiyetle yürüyebilmektir.

Yorum yapın