Hermetizm ve Yukarıda Ne Varsa Aşağıda Da Olan O Gizemli Uyum

İnsanlık tarihi boyunca bilginin iki büyük nehirden aktığını görürüz. İlki; laboratuvarların, somut gözlemlerin ve dışsal dünyanın kurallarıyla işleyen rasyonel bilim nehridir. İkincisi ise; ruhun derinliklerine, evrenin görünmez bağlarına ve maddelerin arkasındaki o gizemli öze yönelen ezoterik (içsel) bilgelik nehridir. İşte bu ikinci nehrin felsefe ve bilim tarihini derinden etkilemiş, en kadim, en büyüleyici ve sarsıcı kaynaklarından biri Hermetizm’dir. Antik Mısır’ın bilim ve yazı tanrısı Thoth ile Antik Yunan’ın habercilik ve bilgelik tanrısı Hermes’in tek bir bilge figürde, yani Hermes Trismegistus (Üç Kere Yüce Hermes) kimliğinde birleşmesiyle doğan bu öğreti, evreni ruhsuz bir makine olarak görmeyi reddeden, madde ile manayı muazzam bir estetikle evlendiren samimi bir kozmik manifestodur.

Hermetizmin kalbinde yatan ve felsefe dünyasına vurduğu o en asil, en meşhur mühür şudur: “Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır; aşağıda ne varsa yukarıda da o vardır.” Bu sarsıcı ilke, evrenin (makrokozmos) ile insanın (mikrokozmos) birbirinin düşmanı ya da yabancısı olmadığını savunur. İnsan, koskoca evrenin küçük bir kopyasıdır; evren ise insanın devasa bir yansımasıdır. Dolayısıyla yıldızların hareketi, doğanın döngüleri ve maddelerin dönüşümü, bizim iç dünyamızdaki ruhsal dalgalanmalardan bağımsız değildir. Hermetik bir bilge için gökyüzüne bakmak, aslında kendi kalbinin derinliklerine ayna tutmaktır. Bu samimi farkındalık, insanı evrende yalnız ve çaresiz bir yabancı olmaktan kurtarır, bütüne dair derin bir aidiyet bağı kurar.

Bu kadim öğretinin felsefi metinleri olan Corpus Hermeticum, zihni ve ruhu dönüştürmeyi amaçlayan yedi temel evrensel yasa üzerine kuruludur. Bu yasaların ilki, her şeyin temelinin zihinsel olduğunu savunan Zihinsellik İlkesi’dir: “Evren zihinseldir, Her Şey Zihin’dir.” Hermetizme göre maddi dünya, o mutlak ve ilahi zihnin bir uzanımıdır. Ardından gelen Titreşim, Kutupluluk, Ritim ve Erillik-Dişillik gibi ilkeler, evrendeki hareketin ve dengenin sırlarını fısıldar. Bu bakış açısı, simyayı basitçe değersiz madenleri altına çevirme kurnazlığı olmaktan çıkarır; simya, Hermetik felsefede insanın kendi içindeki o ham, kaba ve karanlık yönleri (kurşunu), ruhsal bir olgunluğa, bilgeliğe ve saf sevgiye (altına) dönüştürme mücadelesidir.

Hermetizm, Orta Çağ’ın o katı dogmatizminden bunalan Rönesans düşünürleri için adeta şifalı bir nefes olmuştur. Giordano Bruno, Ficino ve hatta modern bilimin kurucularından olan Isaac Newton gibi isimler, Hermetik metinlerin o özgürleştirici, insanı ve doğayı kutsayan dilinden derinden ilham almışlardır. Dinlerin ve katı mezhep kavgalarının insanlığı böldüğü o gürültülü dönemlerde Hermetizm, tüm inançların ve öğretilerin arkasında tek, evrensel ve samimi bir hakikat kaynağı olduğunu savunarak insanlığa sarsılmaz bir köprü sunmuştur.

Bugün her şeyin sadece maddesel değerlerle ölçüldüğü, insanın doğadan koparılarak beton binalara hapsedildiği ve ruhun tamamen ihmal edildiği gürültülü bir modern çağda yaşıyoruz. Dünyayı mekanikleştirdikçe içimizdeki o büyük anlam duygusunu da kaybediyoruz. İşte bu gri düzende Hermetizm, bize unuttuğumuz o kozmik ve asil senfoniyi yeniden hatırlatır. Bize etrafımızdaki her varlığa (bir taşa, bir ağaca, bir yıldıza) derin bir saygı ve hayranlıkla bakmayı öğretir. Hayata Hermetik bir pencereden bakabilmek; aklın keskin ışığını söndürmeden, kalbimizdeki o kutsal ve gizemli sezgilerin sesini dinleyebilmek ve evrenin o muazzam akışıyla samimi, dürüst ve sarsılmaz bir uyum içinde yürüyebilmektir.

Yorum yapın