İnsan zihni, yapısı gereği dünyayı parçalara ayırarak, sınıflandırarak ve tanımlayarak anlamaya çalışır. Laboratuvarlar kurar, formüller üretir, felsefi sistemler inşa eder ve her şeyi mantığın o rasyonel kalıplarına dökmek ister. Ancak hayatın ve varoluşun öyle anları, öyle derin boyutları vardır ki; hiçbir kelime o anın ağırlığını taşıyamaz, hiçbir mantık silsilesi o gizemi açıklamaya yetmez. Gecenin sessizliğinde içimize çöken o devasa birlik hissi, evrenle bir olma arzusu ya da içimizdeki o sönmeyen ilahi gurbet duygusu… İşte felsefenin, dinlerin ve bilimin o rasyonel sınır çizgilerine dayandığı yerde, insanlığın en kadim, en gizemli ve sarsıcı deneyim alanı olan Mistisizm, yani Gizemcilik doğaüstü bir samimiyetle filizlenir. O, evreni dışarıdan izlenen soğuk bir nesne gibi değil, kalbin en derin odalarında eritilerek hissedilen canlı bir bütün olarak kucaklama sanatıdır.
Mistisizmin kalbinde yatan temel arzu, hakikatle aracısız, doğrudan ve sezgisel bir bağ kurma çabasıdır. Mistikler için bilmek, kitaplardan bilgi toplamak ya da mantıksal çıkarımlar yapmak demek değildir; bilmek, bizzat “o” olmak, bilginin nesnesiyle o sarsılmaz birlik (unio mystica) içinde erimektir. Bu köklü gelenek, dünyanın dört bir yanında, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde hep aynı samimi özlekle kendini göstermiştir. Platon’un o dünyevi bağlardan sıyrılan ruh öğretisinde, Plotinos’un “Bir” ile büyüleyici kavuşma anlarında, Doğu’nun o sessiz ve derin Taocu ya da Budist bilgeliğinde ve İslam coğrafyasının kalbi olan Tasavvuf’un o meşhur “Enel Hak” ya da “Vahdet-i Vücud” felsefesinde hep aynı nehir akar: Kendini, egonu ve dünyanın o geçici çokluğunu unutup, her şeyin arkasındaki o tek ve mutlak olan gerçekliğe sevgiyle teslim olmak.
Mistik bakış açısını felsefe dünyasında benzersiz ve sarsıcı kılan en insani özellik, onun “Dile Getirilemez” (ineffable) doğasıdır. Bir mistik yaşadığı o muazzam aydınlanma, o içsel uyanış anını gündelik dilin kelimeleriyle tam olarak aktaramaz. Çünkü dil, zihnin ürettiği sınırlarla doludur; oysa mistik deneyim tüm sınırların ortadan kalktığı o asil sonsuzluk alanıdır. Bu yüzden mistikler düşüncelerini düz mantık cümleleriyle değil, şiirlerle, metaforlarla, paradokslarla ve en çok da o asil sessizlikle anlatmayı seçerler. Bergson gibi modern düşünürlerin de vurguladığı gibi, statik zekanın bizi dondurduğu yerde, dinamik mistik sezgi bizi hayatın o asil ve durdurulamaz akışıyla doğrudan birleştirir.
Bu felsefi duruş, insanın iç dünyasına dokunduğunda derin bir ruhsal özgürleşme ve muazzam bir şefkat doğurur. Mistisizm, insanı egonun o dar hapisanesinden, hırsların, unvanların ve küçük dünyevi kavgaların gürültüsünden çekip çıkarır. Evrendeki her varlığın (bir karıncanın, bir yaprağın, bir insanın) aynı kozmik nefesi taşıdığını fark eden mistik bir bilinç için yabancı ya da düşman kavramı ortadan kalkar. Yaşamak, dünyayı fethetme mücadelesi olmaktan çıkar; evrenin o devasa, gizemli ve estetik senfonisiyle uyum içinde, dürüst ve samimi bir akışa dönüşür.
Bugün her şeyin ölçülebilir verilere, sayılara, hıza ve maddesel tüketime indirgendiği gürültülü bir modern çağda yaşıyoruz. Ruhumuzu ihmal ettikçe, içimizdeki o derin anlamsızlık ve yalnızlık girdabı büyüyor. İşte bu gri düzende Mistisizm, bize unuttuğumuz o en derin, en şifalı ve kutsal boyutumuzu yeniden fısıldar. Bize sadece gözlerimizle gördüğümüz o dışsal dünyaya değil, kalbimizin o sonsuz iç dünyasına da bakma cesaretini aşılar. Hayata mistik bir pencereden bakabilmek; aklın rehberliğini reddetmeden ama onun sınırlarını da görerek, kelimelerin bittiği yerde varoluşun o sessiz, dürüst ve samimi şarkısını tüm ruhunla dinleyebilmektir.