İnsanoğlunun bu dünyadaki hikayesi, karanlıkta yönünü bulmaya çalışan tecrübesiz bir gezginin çabasına benzer. Varlık dünyasına gözlerimizi açtığımız o ilk kadim çağlarda, etrafımızı saran devasa doğa olayları, gökyüzünün öfkeli gürültüsü, denizlerin amansız hırçınlığı ve ölümün o sarsıcı sessizliği karşısında derin bir çaresizlik hissettik. Bu bilinmezlik ve korku duvarını aşabilmek için insan ruhu, sığınacak samimi hikayelere ihtiyaç duydu. İşte mitoloji, o ilk karanlığı aydınlatan, evrene bir anlam ve düzen veren insanlığın ilk çocukluk rüyasıydı. Şimşekler tanrıların öfkesi oldu, baharın gelişi bir tanrıçanın yeryüzüne dönüşüyle kutlandı. Mitler, rasyonel olmasalar da insanın varoluşsal yalnızlığına dokunan son derece sıcak, şifalı ve şiirsel vahalardı.
Ancak zaman aktıkça ve insan zihni olgunlaştıkça, bu konforlu masalların sunduğu hazır şablonlar ruhumuza dar gelmeye başladı. Mitolojinin o büyüleyici ve gizemli anlatılarından sıyrılıp, evrenin ve insanın sırrını yine evrenin kendi kurallarıyla açıklama cesareti uyandı içimizde. İşte felsefe, mitolojinin bittiği o sarsıcı sınır çizgisinde, sormaya cesaret edilemeyen o ilk “Neden?” sorusuyla doğdu. Thales gökyüzüne bakıp dünyayı mitolojik yaratıkların değil, suyun şekillendirdiğini söylediğinde insanlık tarihinin en büyük zihinsel devrimi gerçekleşti. Felsefe, inancın yerine sorgulamayı, efsanelerin yerine ise gözlemi ve saf akıl yürütmeyi koyarak rasyonel düşüncenin sönmeyecek meşalesini yaktı.
Bu geçiş, mitolojinin tamamen reddedilip çöpe atılması anlamına gelmiyordu. Felsefe, mitolojinin o muazzam sembol dilini ve insani arketiplerini alıp onları zihni açan felsefi kavramlara dönüştürdü. Platon’un o meşhur diyaloglarında, en soyut fikirlerini anlatırken bile mitlerden, mağara allegorilerinden ve ruhun kanatları hikayesinden beslenmesi bunun en güzel kanıtıdır. Mitoloji insanın duygularına, korkularına ve hayal gücüne hitap ederken; felsefe insanın aklına, mantığına ve entelektüel dürüstlüğüne seslendi. İkisi de aslında aynı devasa nehrin, yani insanlığın anlam arayışının iki farklı koluydu.
Bugün her şeyin formüllerle, algoritmalarla ve ruhsuz verilerle açıklandığı gürültülü modern bir çağda yaşıyoruz. Dünyayı o kadar rasyonelleştirdik ve mekanikleştirdik ki, hem mitlerin o şiirsel büyüsünü hem de felsefenin o derin, sarsıcı sorgulama neşesini kaybettik. İşte bu gri düzende Mitoloji ve Felsefe ortaklığı, bize unuttuğumuz o bütünsel insanlığı yeniden fısıldar. Bize sadece kuru bir bilgi yığınına sahip olmanın yetmeyeceğini; evrene bakarken hem o saf, çocuksu hayranlığı kalbimizde taşımamız hem de aklın o keskin ve dürüst ışığından asla vazgeçmememiz gerektiğini öğretir. Hakiki bilgelik, masalların uykusundan uyanırken, o masalların ruhumuza üflediği o derin ve samimi yaşam coşkusunu kaybetmemektir.