Gündelik hayatımızda konuşurken, düşünürken ve dünyayı anlamlandırmaya çalışırken farkında olmadan çok büyük, çok iddialı kelimeler kullanırız. “İnsanlık”, “adalet”, “güzellik” ya da “devlet” gibi kavramlar dilimizden dökülüverir. Peki, hiç durup düşündünüz mü; dünyada fiziki olarak dokunabildiğimiz, görebildiğimiz tek tek insanların, tek tek güzel nesnelerin ötesinde, gökyüzünde ya da zihnimizin dışında bir yerlerde bağımsız bir “insanlık” ya da “güzellik” özü var mıdır? Yoksa bu büyük kelimeler, sadece benzer şeyleri bir arada toplamak için bizim uydurduğumuz pratik birer isimden mi ibarettir? İşte felsefe tarihinin en sarsıcı, en cesur ve zihni özgürleştiren kırılma noktalarından biri olan Nominalizm (Adcılık), tam bu sorunun kalbinden doğar. O, kavramların kutsal kalelerini yıkarak bizi şeylerin kendi çıplak, somut ve biricik gerçekliğiyle baş başa bırakan son derece dürüst bir felsefi duruştur.
Orta Çağ’ın o meşhur “Tümeller Tartışması” içinde şekillenen Nominalizm, o döneme kadar hüküm süren Platoncu ve Aristotelesçi geleneklere sarsıcı bir meydan okumadır. Platon’dan miras kalan kavram realizmine göre, genel kavramlar (tümeller) nesnelerden önce ve onlardan bağımsız olarak gerçektir. Yani tek tek masalar eskiyip yok olsa da, “masa ideası” evrende bir yerde var olmaya devam eder. Roscelinus ve özellikle de Roscelinus’un öğrencisi dahi düşünür Ockhamlı William gibi nominalistler ise bu duruşa şiddetle karşı çıkmışlardır. Onlara göre evrende gerçek olan tek şey, tikel, yani şu an karşımızda duran somut, bireysel varlıklardır. Şu ağaç gerçektir, bu kedi gerçektir, sen ve ben gerçeğizdir. Ama “insanlık” ya da “hayvanlık” diye bir varlık dış dünyada mevcut değildir; onlar sadece zihnimizin soyutlama yeteneğiyle ürettiği, dilde kullandığımız birer “ad” (Latince nomen) ve ses titreşiminden ibarettir.
Nominalizmin felsefe tarihine bıraktığı en şifalı ve pratik enstrüman, şüphesiz o meşhur Ockham’ın Usturası ilkelesidir. Ockhamlı William der ki: “Zorunluluk olmadıkça varlıkları çoğaltmamak gerekir.” Yani bir olguyu, bir durumu açıklamak için elimizde basit, somut ve doğrudan bir neden varsa, gökyüzünde soyut kavramlar, gizemli özler ve devasa metafizik dünyalar yaratmaya gerek yoktur. Zihni bu gereksiz yüklerden arındırmak, adeta entelektüel bir temizlik yapmaktır. Bu sarsıcı ilke, Orta Çağ’ın o içinden çıkılmaz, soyut teolojik tartışmalarının düğümünü kesip atmış ve yüzümüzü doğrudan doğruya gözlemlenebilen, deneyimlenebilen somut dünyaya çevirerek modern bilimin sönmeyecek meşalesini yakmıştır.
Bu felsefi duruş, insan ruhuna ve toplumsal yaşama dokunduğunda ise muazzam bir özgürleşme sağlar. Katı kavram realizmi, soyut yapıları (devlet, ideoloji, kusursuz kalıplar) kutsallaştırarak tek tek bireyleri bu yapıların potasında eritmeye meyillidir. Oysa nominalist bir bilinç, odağı doğrudan insana, o biricik bireye çevirir. Soyut “insanlık” sevgisiyle dolup taşarken yanı başındaki somut insanı görmezden gelenlerin o yapay maskesini düşürür. Gerçek olan şey kuramlar ya da etiketler değil, hayatın bizzat kendisi ve o hayatı yaşayan biricik varlıklardır.
Bugün her şeyin kavramsal kutulara sıkıştırıldığı, insanların etiketlerle, kimliklerle, aidiyetlerle tanımlanıp kategorize edildiği gürültülü bir modern çağda yaşıyoruz. “X kuşağı”, “Y ideolojisi”, “Z grubu” derken, o tanımların arkasındaki insanın çıplak, samimi ve kendine has gerçekliğini tamamen gözden kaçırıyoruz. İşte bu gürültülü düzende Nominalizm, bize unuttuğumuz o dürüst aynayı tutar. Bize kelimelerin ve etiketlerin esiri olmamayı, dünyayı hazır şablonların konforuyla değil, nesnelerin ve insanların o saf, özgün ve biricik varlığına saygı duyarak anlamlandırmamız gerektiğini hatırlatır. Hayata nominalist bir pencereden bakmak, zihni soyut dogmaların zincirlerinden kurtarıp, gerçeği en yalın, en somut ve en samimi haliyle kucaklayabilme cesaretidir.