Yeni bir inanç, yeni bir dünya görüşü yeryüzüne indiğinde ilk başta kalplerde büyük bir coşku yaratır; ancak zaman geçtikçe, o ilk heyecan dalgası yerini kaçınılmaz olarak zihinsel sorulara ve dışarıdan gelen entelektüel eleştirilere bırakır. Hristiyanlık da Roma İmparatorluğu’nun o görkemli ama çalkantılı topraklarında ilk filizlerini verdiğinde, karşısında sadece fiziki baskıları değil, Antik Yunan’ın bin yıllık köklü felsefe geleneğini buldu. İşte MS 2. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar uzanan o kritik dönemeçte, inancı akıl peleriniyle giydirmeye çalışan samimi ve sarsıcı bir düşünce hareketi doğdu. Latince “pater” (baba) kelimesinden mülhem, Patristik Felsefe ya da “Kilise Babaları Felsefesi” olarak adlandırılan bu dönem, Hristiyanlığın kendini felsefi bir dille dünyaya anlatma ve savunma mücadelesidir.
Patristik dönemin ilk safhaları, adeta dinin entelektüel bir kalkan kuşanması gibiydi. İlk Kilise Babaları, gnostik akımlara ve pagan felsefecilerin ağır eleştirilerine karşı koyabilmek için felsefeyi bir silah ya da köprü olarak kullanmak zorunda kaldılar. Bu noktada iki farklı samimi refleks ortaya çıktı. Tertullianus gibi bazı radikal düşünürler felsefeye tamamen sırtını dönerek, “Atina ile Kudüs’ün ne ortaklığı olabilir?” ya da “Akıl almaz olduğu için inanıyorum” diyerek saf, sarsılmaz bir imanı savundular. Ancak İskenderiyeli Clemens, Origenes ve felsefenin seyrini değiştiren muazzam deha İmanlı Augustinus gibi isimler farklı bir yol seçti. Onlar, Platon’un o göksel İdealar dünyasını aldılar ve Hristiyanlığın teolojik boşluklarını doldurmak için samimi bir ustalıkla yeniden işlediler. Onlara göre felsefe, insanlığı hakiki vahye hazırlayan ilahi bir ön hazırlıktı.
Bu dönemin ve belki de tüm Orta Çağ düşüncesinin en parlak yıldızı olan Aziz Augustinus, Patristik felsefeyi zirveye taşıdı. Kendi hayatında da büyük günahlardan, içsel buhranlardan geçip manevi bir aydınlanmayla dine dönen Augustinus için felsefe, soğuk bir akademi dersi değil, ruhun şifa bulma arayışıydı. Onun o meşhur “Anlamak için inanıyorum” (credo ut intelligam) felsefesi, imanın akıldan önce geldiğini ama aklın da o imanı berraklaştıran şifalı bir ışık olduğunu savundu. İnsan kendi iç dünyasına döndüğünde, kalbinin derinliklerinde tanrının o sönmeyen, sarsılmaz hakikat ışığını bulabilirdi. Zaman, ruh, irade özgürlüğü ve kötülük problemi üzerine yazdıkları, felsefe tarihine yön veren en dürüst ve derin hesaplaşmalardır.
Patristik felsefeyi sonraki Skolastik dönemden ayıran en belirgin insani özellik, onun henüz tam anlamıyla kurumsallaşmamış, kalıplara dökülmemiş o arayış ruhudur. Burada teoriler henüz bir okul müfredatı değil, varoluşsal birer var olma mücadelesidir. Kilise Babaları, dogmaları ilmek ilmek dokurken aslında Batı düşüncesinin ve inanç dünyasının sarsılmaz anayasasını yazıyorlardı.
Bugün her şeyin sığ tartışmalarla yürütüldüğü, değerlerin ve inançların derinlemesine sorgulanmadan, sadece birer kimlik etiketi gibi taşındığı gürültülü bir modern çağdayız. İnsanlar artık fikirlerin arkasındaki o devasa entelektüel emeği ve samimiyeti gözden kaçırıyor. İşte bu karmaşada Patristik felsefe, bize bir düşünceyi ya da inancı savunmanın, onu rasyonel, tutarlı ve entelektüel bir derinlikle yoğurmanın ne kadar asil bir çaba olduğunu hatırlatır. Hayata bu pencereden bakmak, sadece körü körüne inanmak ya da sığ bir şüphecilikle her şeyi reddetmek yerine; kalbimizdeki doğruları aklın süzgecinden geçirerek samimi, dürüst ve sarsılmaz bir karakter anıtı inşa edebilmektir.