Skolastik Felsefe ve İnancın Akılla İlmek İlmek Dokunması

Orta Çağ denildiğinde zihnimizde genellikle karanlık, düşüncenin tamamen zincire vurulduğu, sorgulamanın yerini körü körüne bir itaate bıraktığı donuk bir dönem canlanır. Modern dünya, kendi aydınlığını kutsamak adına geçmişin bu uzun kesitini kalın bir sis perdesinin arkasına saklamayı seçmiştir. Oysa o eski manastır odalarında, katedral okullarında ve ilk üniversitelerin taş koridorlarında, insan zihninin verdiği en hararetli, en disiplinli ve sarsıcı mücadelelerden biri yaşanıyordu. Latince “schola” (okul) kökünden gelen ve “Okul Felsefesi” anlamına gelen Skolastik Felsefe, inancın o devasa gölgesinin altında ezilmek yerine, aklın keskin ışığını o inanca rehber kılmaya çalışan son derece dürüst ve samimi bir entelektüel arayıştı.

Skolastiğin temel misyonu, yeni doğrular keşfetmek ya da evrene dair devrimci teoriler üretmek değildi. Onların elinde zaten “mutlak ve sarsılmaz” kabul edilen bir hakikat vardı: Kutsal Kitap ve kilise dogmaları. Skolastik düşünürlerin asıl derdi, bu ilahi vahiyleri insan aklının kavrayabileceği mantıksal bir zemine oturtmaktı. Anselmus’un o meşhur “Anlamak için inanıyorum” düsturu, bu felsefenin ruhunu özetler. İnanç her şeyin başlangıcıydı, evet; ama akıl da tanrının insana verdiği en asil enstrümandı. Dolayısıyla tanrıya giden yolda aklı kullanmak, inancı rasyonel kanıtlarla ilmek ilmek dokumak, yaratıcıya sunulabilecek en samimi saygı duruşuydu.

Bu felsefi serüvenin tepe noktası, şüphe yok ki Aquino’lu Thomas’ın Aristoteles felsefesi ile Hristiyan teolojisini muazzam bir ustalıkla evlendirdiği dönemdir. Thomas bize, felsefe ile dinin iki düşman değil, aynı hakikat nehrine akan iki farklı kol olduğunu gösterdi. Akıl bizi bir yere kadar götürebilirdi; tanrının varlığını kanıtlayabilir, doğanın düzenini açıklayabilirdi. Aklın tıkandığı, sınırlarına ulaştığı o son noktada ise devreye iman giriyordu. Bu bakış açısı, felsefeyi teolojinin bir “hizmetçisi” haline getirmiş gibi görünse de, aslında Orta Çağ’ın o katı dogmatizmi içinde akla muazzam bir meşruiyet ve hareket alanı kazandıran sarsıcı bir hamleydi.

Skolastik yöntemin felsefe tarihine bıraktığı en büyük miras, zihni adeta bir elmas gibi işleyen o katı ve disiplinli tartışma metodudur (disputatio). Bir konu masaya yatırıldığında, önce ona karşı olan tüm argümanlar en dürüst şekilde sıralanır, ardından tezin kendisi savunulur ve en nihayetinde karşı görüşler tek tek mantık süzgecinden geçirilerek çürütülürdü. Bu yöntem, bugünkü akademik düşüncenin, tez yazım kurallarının ve rasyonel tartışma kültürünün sarsılmaz temel taşlarını oluşturdu.

Bugün her şeyin hızla tüketildiği, argümanların sığ sosyal medya cümlelerine sıkıştığı ve insanların derinlemesine düşünmeden kararlar verdiği gürültülü bir modern çağda yaşıyoruz. Duyguların ve anlık tepkilerin aklı esir aldığı bu düzende Skolastik felsefe, bize unuttuğumuz o muazzam zihinsel disiplini ve sabrı hatırlatır. Bir fikri savunurken ya da eleştirirken kelimeleri ne kadar hassas seçmemiz gerektiğini, mantığın o sarsılmaz kalelerine sığınmanın bizi entelektüel körlükten nasıl koruyacağını fısıldar. Hayata bu derin süzgeçten bakabilmek; inançlarımızla, doğrularımızla ve kabullerimizle samimi, rasyonel ve dürüst bir hesaplaşmaya girebilme olgunluğuna erişmektir.

Yorum yapın