Yahudi Felsefesi ve Akıl ile Kadim Ahit’in Bitmeyen Diyaloğu

İnsanlık tarihinde bazı düşünce gelenekleri vardır ki, güçlerini korunaklı akademi duvarlarından ya da büyük imparatorlukların konforlu saraylarından değil; sürgünlerin, göçlerin, derin acıların ve her şeye rağmen korunan sarsılmaz bir kimliğin bağrından alırlar. Kökeni binlerce yıllık bir inanç ve aidiyet hikayesine dayanan Yahudi Felsefesi, tam da böyle bir coğrafyasızlığın içinde yeşeren, insan zihninin verdiği en dürüst ve dirençli entelektüel mücadelelerden biridir. O, bir yandan Kutsal Kitap’ın (Tevrat ve Talmud) ilahi hitabına sadık kalmaya çalışırken, diğer yandan da temas ettiği Babil, Antik Yunan, İslam ve modern Batı kültürlerinin rasyonel dünyasıyla samimi, sarsıcı ve bitmek bilmeyen bir diyalog kurma çabasıdır.

Yahudi felsefesinin felsefe tarihine vurduğu ilk büyük mühür, inancın dili ile felsefenin dilini evlendirme gayretidir. Bu serüvenin ilk asil adımı, MS 1. yüzyılda İskenderiye’de yaşayan Philo ile atıldı. Philo, Tevrat’ın o alegorik ve sembolik anlatılarını Platon felsefesiyle yorumlayarak, din ile felsefenin aslında aynı tanrısal hakikati işaret ettiğini savundu. Bu yaklaşım, sadece Yahudi düşüncesini değil, daha sonra gelişecek olan Hristiyan Patristik felsefesini ve İslam teolojisini de derinden besleyen muazzam bir köprü oldu.

Ancak Yahudi felsefesinin Orta Çağ’daki altın çağı, İslam medeniyetinin o kucaklayıcı ve rasyonel ikliminde, özellikle Endülüs topraklarında yaşandı. Bu dönemin ve tüm Yahudi düşünce tarihinin en parlak kutup yıldızı, Batı dünyasında Maimonides olarak bilinen İbn Meymûn’dur. Onun o meşhur eseri “Kararsızların Kılavuzu” (Delâletü’l-Hâirîn), adeta zihni inanç ile akıl arasında sıkışmış, yönünü kaybetmiş her samimi insan için bir pusulaydı. Maimonides, Aristotelesçi mantığı Yahudi teolojisinin merkezine yerleştirdi. Ona göre Tanrı, insanın sığ kelimeleriyle tanımlanamazdı; O’nu ancak ne olmadığını söyleyerek (Negatif Teoloji) anlayabilirdik. Akıl, Tanrı’ya giden yolda en büyük rehberdi ve akılla çelişen hiçbir dinî hüküm hakiki olamazdı.

Zaman aktıkça ve dünya modern çağa doğru evrildikçe, Yahudi felsefesi de kabuk değiştirdi. Baruch Spinoza, panteist (kamutanrıcı) evren tasarımıyla geleneksel bağları sarsarak modern seküler düşüncenin kapısını açarken; Moses Mendelssohn, aydınlanma ile Yahudi kimliğini modern bir potada eritmeye çalıştı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise yaşanan devasa trajediler (Holokost), Yahudi düşünürleri varoluşun ve ahlakın en çıplak gerçekleriyle yüzleşmeye zorladı. Martin Buber’in o sıcacık “Ben ve Sen” felsefesiyle insan ilişkilerindeki ilahi boyutu hatırlatması ve Emmanuel Levinas’ın felsefenin merkezine ontolojiyi değil, “Ötekinin Yüzü”ne karşı duyduğumuz o sarsılmaz ahlaki sorumluluği (Etik) yerleştirmesi, modern dünyaya bırakılmış en şifalı felsefi miraslardır.

Bugün her şeyin hızla araçsallaştığı, insanların birbirine ve geçmişine yabancılaştığı, farklılıkların birer çatışma unsuru olarak görüldüğü gürültülü bir çağda yaşıyoruz. İşte bu karmaşanın ortasında Yahudi Felsefesi, bize unuttuğumuz o derin ve dürüst diyalog kültürünü yeniden hatırlatır. Bize köklerimize, geleneklerimize ve inançlarımıza sahip çıkarken, aklın o evrensel, eleştirel ışığından ve “öteki” olanın hakkını savunmaktan asla vazgeçmememiz gerektiğini fısıldar. Hayata bu köklü pencereden bakabilmek; sürgünlerin ve acıların ortasında bile kırılmayacak samimi bir kimlik, dürüst bir akıl ve sarsılmaz bir vicdan anıtı inşa edebilmektir.

Yorum yapın