Hristiyan Felsefesi ve Çarmıhın Gölgesinde Aklın İnşası

Yeryüzüne inen her devrimci fikir, öncelikle kalplerde sarsıcı bir inanç dalgası yaratır; fakat o fikir kurumsallaşmaya, dünyaya yayılmaya başladıkça kaçınılmaz olarak zihnin süzgecine takılır. Hristiyanlık da Roma İmparatorluğu’nun o gürültülü, çok tanrılı ve karmaşık topraklarında bir sevgi ve fedakarlık çığlığı olarak doğduğunda, karşısında sadece gladyatörleri ve arenaları değil, Antik Yunan’ın bin yıllık sarsılmaz felsefe geleneğini buldu. İşte MS 2. yüzyıldan başlayarak modern çağın kapılarına kadar uzanan o devasa zaman diliminde, çarmıhın dogmalarını akıl peleriniyle giydirmeye çalışan muazzam bir düşünce hareketi şekillendi. Hristiyan Felsefesi, inancın getirdiği o mistik teslimiyet ile aklın talep ettiği rasyonel tutarlılığı sarsıcı bir dürüstlükle harmanlayan samimi bir entelektüel var olma mücadelesidir.

Hristiyan felsefesinin tarihsel seyrine baktığımızda, birbirini tamamlayan ama karakterleri tamamen farklı iki büyük ve asil dönem görürüz:

  • Patristik Dönem (MS 2. – 8. Yüzyıl): “Kilise Babaları”nın öncülük ettiği bu ilk evre, inancın felsefi bir kalkan kuşanma dönemiydi. Putperest filozofların eleştirilerine karşı dini savunmak (Apolojetik) adına Platon felsefesinin o göksel, aşkın dünyası Hristiyan teolojisine samimi bir ustalıkla uyarlandı. Bu dönemin kutup yıldızı olan Aziz Augustinus, “Anlamak için inanıyorum” diyerek imanı aklın pencerelerini açan şifalı bir başlangıç çizgisi yaptı.
  • Skolastik Dönem (MS 8. – 15. Yüzyıl): Manastırların ve ilk üniversitelerin (okulların) taş koridorlarında yeşeren bu ikinci evre ise bir disiplin ve rasyonalite anıtıydı. Aristoteles felsefesiyle Hristiyan dogmalarını kusursuz bir evlilikle buluşturan Aquino’lu Thomas (Thomizm), aklın ve imanın aynı ilahi kaynaktan gelen iki uyumlu nehir olduğunu savundu.

Hristiyan felsefesinin insan zihnine getirdiği en sarsıcı ve derin hesaplaşmalar, doğrudan doğruya varoluşun kalbine dokunur. Kötülük problemi, irade özgürlüğü, zamanın doğası ve ruhun ölümsüzlüğü gibi kavramlar, bu gelenekte sadece teorik birer bilmece değil; insanın kurtuluşuyla ilgili varoluşsal meselelerdir. Augustinus, kötülüğün kendi başına bir varlığı olmadığını, sadece “iyiliğin eksikliği” olduğunu söylerken; insan ruhunu Tanrı’nın ışığıyla aydınlanan kırılgan bir cevher olarak tanımladı. Skolastiklerin o meşhur “Tümeller Tartışması” ise nesnelerin ve kavramların doğasını masaya yatırarak modern bilimin ve Nominalizm (Adcılık) gibi özgürleştirici akımların sönmeyecek meşalesini yaktı.

Hristiyan felsefesi, felsefe tarihine kuru bir dogma mirası bırakmadı; aksine, insanlığı Orta Çağ’ın o içe kapanışından çıkarıp modern dünyaya taşıyacak olan akademik disiplini, mantıksal sorgulama yöntemini (disputatio) ve rasyonel tartışma kültürünü ilmek ilmek dokudu. İnancı temellendirmek için kullanılan o keskin akıl, ironik bir şekilde zamanı geldiğinde kendi zincirlerini kıracak gücü de yine bu felsefi gelenekten aldı.

Bugün bilimin dinle, maddeselliğin maneviyatla sürekli kör bir kavga içinde olduğu, zihnimiz ile kalbimiz arasında görünmez sınır savaşlarının yaşandığı gürültülü bir modern çağdayız. İnsanlar ya kuru bir pozitivizmin ya da bağnaz bir dogmatizmin konforlu limanlarına sığınıyor. İşte bu karmaşanın ortasında Hristiyan Felsefesi, bize unuttuğumuz o derin, dürüst ve şifalı dengeyi hatırlatır. Bize rasyonel aklın keskin ışığından asla vazgeçmeden, içimizdeki o kutsal, manevi hayranlık ve aşk duygusuna da yer açabileceğimizi fısıldar. Hayata bu pencereden bakabilmek; ne aklı dogmalara ne de kalbi ruhsuz formüllere feda etmeden, her iki rehberin eşliğinde samimi, dürüst ve bütünsel bir insan olabilme cesaretidir.

Yorum yapın